E-Bülten


Sözlük

1 $ = 4,85 TL
1 € = 5,69 TL

Tüketici Haklarının Korunması Konusu İslam'a Göre Peygamberler Tarihi Kadar Eskidir

TÜKETİCİ HAKLARI BİR KONU OLARAK ORTAYA NASIL ÇIKMIŞTIR?

Batı tüketici haklarının kaynağı konusunu kendi toplum düzenindeki çarpıklıkların var oluş süreciyle açıklar.

Çağdaş(?) anlamda tüketici hareketinin gelişiminin sanayileşme ile birlikte başladığı kabul edilmektedir.

Onlara göre sanayileşmeyle birlikte yaşanan kontrolsüzlük ve neticede oluşan zulüm düzeninde yaşanan olumsuzlukların ürünü olan tüketici hakkı ihlalleri tüketici örgütlenmesini ortaya çıkardı ve tüketici hakları konusu mağduriyetler nedeniyle gündeme geldi. Yani Batı'da tüketicinin hakkını alabilmesi için mağdur olması gerekti.

1870'li yıllardan itibaren başlayan tekelci uygulamalarla firmaların haksız, aldatıcı ve yanıltıcı uygulamaları karşısında tüketicilerin mağduriyetleri artmaya başladı.

Zavallı Amerikan halkının tüketici olarak yaşadıkları ızdıraplar dayanılmaz hale gelince 1935 yılında Amerika'da Detroitli kadınlar bu gidişe isyan etti, sağlıksız et ve gıda ürünlerini almayarak satıcı ve üreticileri boykot etme yoluna gitti.

1936 yılında ABD'deki tüm tüketici gruplarının birleşmesiyle "Tüketiciler Birliği" oluşturuldu. Böylelikle tüketiciler örgütlendiler ve sıkıntılarını tek tek değil, hepbirlikte haykırmaya başladılar.

Tüketiciler sıkıntılarını haykırdılar, ancak bu haykırışlar yönetim cenahında yankı bulmadı.

Nihayet, tam 30 yıl sonra 15 Mart 1962'de bir Devlet Başkanı ABD Devlet Başkanı John F. Kenedy 15 Mart 1962'de Temsilciler Meclisinde yapmış olduğu konuşmada 4 (Dört) tüketici hakkını açıklama lutfunda bulundu. İşte bu lutuf yalnız ABD için değil tüm dünyada tüketici hakları için bir dönüm noktası sayıldı.

Günümüzde hala o gün, yani 15 mart günü Tüketici Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.
Jonh F. Kenedy'nin Açıkladığı Haklar Şunlardır:
1-Güvenlik Hakkı,
2-Bilgi edinme Hakkı,
3-Seçme Hakkı,
4-Temsil Edilme ve Sesini Duyurma Hakkı,

1985 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda o zamanki adıyla "Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütü" nün şimdiki adıyla Uluslararası Tüketiciler Örgütü'nün önerisiyle ve katılanların oybirliği ile, tüketicilerin Uluslararası Anayasası niteliğindeki "Tüketicilerin Korunması İlkeleri Rehberi" ni oluşturan bir dizi ilkeler kabul edildi, Türkiye de bu bildiriye imza koydu.. vs.

Yani Batılı anlamda gelişim sürecinde herkes tüketici hakları meselesinin bir yönüne sahip çıktı ve bugünkü ortama gelindi.

İslam'da tüketici hakları meselesinin gelişimi:

İslam toplum düzeninde tüketici haklarının gelişimi muhtesibin ve onun temsilcisi bulunduğu ihtisab sisteminin ortaya çıkışıyla açıklanabilir.

Muhtesiblik iyiliği emretmek; kötülükten uzaklaştırmak (Emr-i bil mağruf, nehy-i anil münker) demektir. Muhtesib, İslam toplum düzeninde bu işi gerçekleştiren kişidir. İhtisab sistemi ve bunun içinde yer alan hisbe teşkilatı da bu işin bir müessese oluşunu ifade etmektedir.

Kur'an-ı Kerim, daha ilk surede; "Alak" Suresinde Muhtesibin önemine işaret etmiştir.

Yüce Allah C.C. bu surede insanın yaratılış gerçeğine, fıtratına, doğasına dikkat çekmekte ve buradan hareketle, kişilerin dünya ve ahiret mutluluğunu esas olan toplumsal bir sistemde, insanların birbirlerini iyiliğe çağırmalarının, takvaya yönlendirmelerinin önemini anlatmaktadır.

Alak Suresinde "Sen, namaz kıldığında kulu (bundan) engelleyeni gördün mü?" ve "Ne dersin, ya o (engellenen kul) hidâyet üzere ise; ya da takvayı (Allah'a karşı gelmekten sakınmayı) emrediyorsa!?" denilmekte..

Bakar mısınız Allah-u Teala'nın gazabını çekecek faaliyetlerin özde ne olduğuna!

Bir insanı toplum içinde yüksek konuma çıkaran "iyiliğe çağırma, kötülükten men etme=muhtesiblik etme" gibi bir meziyetin kaynağındaki Allah(C.C.) korkusuna (bu korkunun bir nişanı olan namaz kılmaya, kulluk yapmaya) kastetmenin cezası elbette Allah(C.C.)'ın gazabı olacaktır.

Zaten namaz kılmak, örtünmek gibi ibadetlere kastedenler de esasta namaz kılanların toplumda üstlendikleri üstün misyonu engellemeye çalışmaktadırlar. Ya da istemeseler de neticede bunu yapmaktadırlar.

Allah(C.C.) kendisine kul hakkıyla gideni kabul etmemektedir. Kaldı ki muhtesibler sadece kendi haklarının peşinde değillerdir, onlar kulların haklarının insan haklarının, tüketici haklarının takipçileridirler.

Hakk için kula hizmetçi olmuşlara, Allah(C.C)'ın dostlarına savaş açmak Allah'ın gazabına muhatap olmak demektir.

Evet.. Alak Suresine göre İyiliği yaygınlaştırma misyonunu engellemeye kastetmenin doğuracağı vahim sonuç şudur; Allah (C.C.)'ın gazabı!;

"Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden; o yalancı, günahkâr perçeminden yakalarız."

(Alak Suresi 9 ve 16'ıncı ayetler ve bu ayetlerin arasında geçenler)

Halk arasında şöyle bir söz vardır: "Allah'dan korkmayan kuldan utanmaz, kork ondan korkmaz Allah'dan"

Öyledir; Beşeri ilişkilerde hak ve hukukun korunması gerçek anlamda ancak Hakk'a tabi olmakla mümkündür.

Çünkü insanın nefsi zalimdir. İş kişilerin nefsine kalırsa, neticede ortaya çıkacak olan şey ancak zulümdür! Çünkü nefis sürekli rızık endişeleri gibi bir takım endişelerin vehmine kapılmaktadır.

Rızık kazanma hissi aslında insanı çalışmaya sevketme yolunda itici faydalı bir güçtür.

Ancak bu faydalı his; rızık kazanma hissi nefsin tezkiyeden uzak kalması neticesinde endişeye dönüşmekte ve tüketici hakkı ihlalleri gibi haksızlıklar, hukuksuzluklar yaşanmaktadır.

İşte Kur'an-ı Kerim'in bu ilk suresi; Alak suresi, aynı zamanda tüketici sorunlarının temelinde var olan şeyin ne olduğunu da çok güzel bir şekilde anlatmaktadır.

Kur'an'a göre tüketiciyi istismar edenler, Allah'dan gereğince korkmayan, sakınmayan, kendi nefislerinin onlara yaşattığı rızık endişesinin vehmine kapılan kimselerdir.

Hz. Peygamber(S.A.V.)'de: "Günâh işleyeni gören, eli ile mâni olsun. Buna gücü yetmezse, dili ile mâni olsun." şeklinde emir buyurmuşlardır.

Tüm isimleriyle.. El-Hasib esmasıyla herkese yeten, insanların yaptıklarını koruyup hesaba çeken Yüce Allah (C.C.), Kur'an-ı Kerim'de Ali İmran Suresi'nin 110'uncu Ayeti'nde şöyle buyurmaktadır: "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a inanırsınız.."

İslâm'da, iyiliğin emredilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme, bütün müslümanların yerine getirmesi gereken ortak bir vazifedir (Âl-i İmran, 3/110-114 ve Et-Tevbe, 9/71).

Muhtesibliğin ihtisab sistemine dönüşmesi, müessese haline gelmesi Hz. Peygamber S.A.V.'in Hz. Ömer (R.A.) ve Şifa Bint-i Abdullah(R.A.)'ı Medine muhtesibliğine atamasıyla gerçekleşmiştir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed(S.A.V) biri kadın, biri erkek bu iki seçkin sahabeyi Medine Pazarı üzerine görevlendirmiş, onları muhtesib tayin etmiştir.

Bu olay İslam'da Kur'an emri ve Peygamber buyruğu olan muhtesibliğin bir teşkilat oluşunu ifade etmektedir.

Muhtesibin piri kimdir? sorusu bizi daha da eskilere götürmektedir.

Allah-u Teala'nın, Kur'an-ı Kerim'de emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkerin(iyiliğe yöneltmek, kötülükten sakındırmak işinin) yanısıra neredeyse aynı zeminde ve şiddetle ölçü ve tartıda adalete dikkat çektiği anlaşılmaktadır.

Kur'an'da ölçü ile alakalı olarak tahmini 33 ayet, tartıyla alakalı da tahmini 16 ayet geçtiği bildirilmektedir.

Yüce Allah C.C. Kuran'ı Kerim'de bir kavmin; Meyden Halkının ölçü ve tartıda adaletsizlik nedeniyle helak edildiğini bildirmiştir.

Araf Suresi 85'inci Ayet-i Kerime'si ölçü ve tartı konusunu muhtesiblikle aynı zeminde şöyle işlemektedir:

Bismillahirrahmanirrahmanirrahim,

"Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik):

‘Ey kavmim, dedi, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur.

Size Rabbinizden açık bir delil geldi:

Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan(insan)lar iseniz, böylesi sizin için daha iyidir!' "

Bu Ayetle birlikte Araf Suresi'nde Hz. Mevla (C.C.) insanların fakirlik vs. gibi bir takım endişelerle adaletten sapmamaları için ikazda bulunmaktadır.

Allah-u Teala Kur'an-ı Kerim'de herkesin rızkının kendi katında bulunduğu güvencesini vererek, insanlara, haksızlık yapmalarına mazeret olarak nefislerinin öne sürdüğü "fakirlik endişesi"ni ortadan kaldırmaktadır.

Allah C.C.'ın buyrukları birer kanun olduğuna göre, tüketici hakları konusunda ilk bilinen ve Kur'an-ı Kerim'de bildirilen kanun, Allah-u Teala'nın Meyden Halkına ölçü ve tartıda adalet konusunda yapmış olduğu ikazdır denilebilir.

Kur'an-ı Kerim ışığında oluşan üketici haklarının korunmasının gerekliliği fikri, ihtisab siteminin, hisbe teşkilatının ortaya çıkışıyla; Hz. Peygamber(S.A.V.)'in Hz. Ömer (R.A.) ve Şifa Bint-i Abdullah(R.A.)'ın muhtesib tayin edilmesi ve Medine Pazarı üzerine görevlendirilmesi ile fiiliyata geçmiştir.

Tüketicinin korunması konusunda yeryüzünde bilinen ilk teşkilat, muhtesibliği bir müessese haline getiren bu olayla kurulmuştur.

İslam toplumlarında bunun dışında batılı anlamda tüketici hareketi olarak algılanacak bir örgütlenme olmamıştır. Çünkü buna gerek olmamıştır. İhtisab sisteminde var olan otokontrol sistemi İslam Toplumu mensuplarına tüketici hakları istismarı problemi yaşatmamıştır.

Çünkü ihtisab sistemi hem sivil örgütlenmeyi, hem resmi otoriteyi temsil eden ve kapsayan üstün bir sistemdir.

Osmanlı'da muhtesibi namuslu ticaretin simgesi sayılan ve aynı zamanda tasavvufi sivil bir oluşum olan ahiliğin içinde ve aynı anda şehri yöneten 8 kişi arasında görmekteyiz.

Muhtesib hem tüketicilerle ve satıcılarla muhatap olarak günlük hayatın içinde görev almakta hem de meslek kuruluşlarının, belediye yönetimi gibi resmi otoritenin içine girerek orada da tüketici mağduriyetlerinin önlenmesi adına söz söyleme yetkisini kullanmaktadır.

TÜKETİCİ HAKLARININ HAYATA GEÇMESİ İÇİN ASIL GEREKLİ OLAN SORUNU YAŞANMADAN ÖNLEMEKTİR!

Tüketici mağduriyetlerini önlemeye yönelik denetim muhtesiblikle kurumsallaşmış, Muhtesiblik(Hisbe Teşkilatı) tüm İslam devletlerinde, Dört Halife, Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı'da başarı ile uygulanmıştır.

Çağdaş(?) anlamda ilk defa 1962'de Amerika Birleşik Devletleri Eski Başkanı Jhon F. Kennedy'nin Amerikan Kongresinde yaptığı konuşma ile gündeme geldiği kabul edilen tüketici haklarının korunması konusu dünya için yeni olabilir, ancak bu konu bizim için peygamberler tarihi kadar eski ve bizden bir konudur.

İsmi adaletle anılan Hz. Ömer(R.A.)'in ve bir hanım sahabe olan Şifa Bint-i Abdullah(R.A.)'ın, Peygamber(S.A.V.) tarafından Kur'an buyruğundan hareketle Medine Pazarı üzerine muhtesib olarak görevlendirilmesi ile kurulmuş olan ihtisab sistemi, Osmanlı Padişahı II. Beyazıt Han'ın 1502'de yayınladığı Bursa İhtisab Kanunnamesi ile ve Mecelle ile gelişmiş ve Osmanlı'nın hüküm sürdüğü 3 kıtada tüketici haklarının teminatı olmuştur.

Hal böyle iken her nedense (?) bir dönem sonra işler tersine dönmüş ve tıpkı hammaddesini ürettiği mamul ürünü dışarıdan alan geri kalmış ülkeler gibi tüketici haklarını da batıdan ithal eder olmuşuz.

Bunun sebebini arayalım mı?

Gelin arayalım..

Devletin resmi Türk Dil Kurumu'nun sözlüğüne bakalım..

Muhtesib nedir diye sözlüğü şöyle bir karıştıralım...

Boşa aramayın.. Muhtesib kelimesinin anlamını Türk Dil Kurumu sözlüklerinde bulamazsınız.

Güncel Türkçe Sözlük'de "Muhtesip" diye bir kelime yer almakta fakat onun da anlamı şu şekilde ifade edilmekte;

"muhtesip, -bi

İslam şehirlerinde çarşı ve pazar esnafını din kurallarına göre denetleyen görevli, belediye memuru."

Tanımda geçen ve bağnaz yaklaşımın ürünü olan dar bir kalıbı ifade eden "Din kuralları" sözü muhtesibin kelime anlamını hafızalardan kazımaya yönelik maksatlı bir çabayı ifade etmekte değilse nedir?

Burada "Din kuralları" yerine gelmesi gereken söz "Tüketiciyi koruyan İslam hukuku kuralları" olmalıdır.

Aynı kelime, yani "muhtesip" kelimesi yine Türk Dil Kurumu'nun Tarih Terimleri Sözlüğü'nde ise şu şekilde tanımlanmaktadır: "Esnaf ve zanaatçıların narhlara uyup uymadıklarını, kullandıkları ölçü araçlarını denetlemek ve suçlu görülenleri cezaya çarptırmakla yükümlü görevli"

Bu tanım daha doğru bir tanımdır ancak burada da muhtesib kelimesinin sonuna "p" harfinin getirilmesi suretiyle adeta bir dil cinayeti işlenmiştir.

Türkçe'de tüketici hakları ile ilgili koskoca bir müessesenin, "İhtisab müessesi"nin temsilcisi olan "muhtesib"in işlevini ifade edecek bir kelime yoktur.

Buna rağmen "muhtesib" kelimesi Türk Dil Kurumu sözlüklerine alınmamış ve sanki bu yolla İslam toplum düzeninin olmazsa olmazı olan, tüketici haklarının teminatı olan bir müessese: ihtisab müessessi, muhtesiblik.. hafızalardan silinmeye çalışılmıştır.

Arapça'da "muhtesip" diye bir kelime yoktur. Devletin resmi sözlüğüne alınan ve Arapça kökenli olduğu öne sürülen "muhtesip" kelimesi neyi ifade etmektedir!

Bu bir pervasızlık değil midir(!)

Bu durum olsa olsa bir takım bağnaz düşünceli din düşmanlarının Devlet eliyle ülkemiz tüketicilerine ve Arapça'ya bir millete yaptığı haksızlıktır.

Bu öyle bir haksızlıktır ki dolaylı olarak tüketici haklarının dünyanın gündeminde bir sorun olmasına da katkı sağlamaktadır.

Netice:

Tüm bu bilgiler ışığında şu anlaşılmaktadır: İslam hukukunda tüketicinin yeri kağıtlarda yazılı olan birkaç bildiriden ibaret değildir. O hukuk İslam Toplum Düzeninde bizzat hayatın içinde halkın dilinde ve onun gönlündedir.

Pek tabiidir ki bu yüzden İslam Hukuku'nun uygulandığı dönemlerde tüketiciler asla "Batılı anlamda" mağdur edilmemişlerdir.

Günümüzde tüketici hakları konusunda yaşanan sorunlar bu bilgiler ışığında, bugün evrensel manada kabul görmüş tüketici hakları, İslam Hukuku kalite normları ve Osmanlı'daki uygulamalar incelenerek yeniden tesbite ve bu doğrultuda formüle muhtaçtır.

İSLAM'DA TÜKETİCİ HAKLARININ KORUNMASI KONUSU MUHTESİB'İN İŞİDİR

Bugün her boyutta hasreti duyulmakta olan eşsiz zamanların ve o zamanların çağlar aşan yaşam kalitesinin anahtarı "muhtesib"dedir.

Gerçek manada evrensel boyutta tüketici haklarının teminatı İslam Toplum Düzeni'nin olmazsa olmazı olan "ihtisab sistemi" ve "muhtesib"dir.

Tüketici haklarının gerçek anlamda korunması için muhtesibin temsil ettiği ihtisab sisteminin ülkemizde yeniden tesisi gerekmektedir.

Muhtesiblik bugün birçok çevre tarafından övülen ombussmanlıktan daha geniş kapsamlı ve üstün bir müessesedir.

Yani öyle kağıt üzerinde "şu şu haklar vardır.." demekle iş bitmemektedir.

Marifet hakkı-hukuku gözetip onları hayata geçirmektir.

Lafla peynir gemisi yürümemektedir.